Merhaba Ziyaretçi!

Konuyu Oyla:
  • Derecelendirme: 0/5 - 0 oy
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
Selanik Türküsü’nün Hikayesi
#1
Selanik Türküsü’nün Hikâyesi (Çalın Davulları)
Niye başka şehirler gibi övülmez türkülerde Selanik?
Oysa alabildiğine göz alıcı, alabildiğine çekici, alabildiğine sevgiliydi bir zamanlar.

Varda Vadisinin ağzında Kolkidike ve Olimpos dağları arasına kurulu Selanik, rengin her çeşidini barındıran bir çiçek tarhı gibi iken, çarşısında, pazarında, bedesteninde envai çeşit lisan dillenirken, körfezinde küfürbaz Rum kayıkçılar siya siya seyrederken, akşam saatleri esmer tenli dertsiz Çingene kadınları yollarda çiçek dağıtırken, Pomak’ı, Yahudi’si, Avdeti’si, Rum’u, Ermeni’si, Arnavud’u, Türk’ü, birlikte yaşamaktan gocunmaz iken…

Selanik bizim iken, biz Selanikli iken…

Gelişen ticari yaşama ayak uydurup, tekstil iş kolunda mağaza açan Müslümanlardan biri de Renda’lı Rüstem Ağa’ydı .Şehrin eski merkezinde, Türklerin Hortacı Süleyman Efendi dedikleri camii civarında, Rumların Hortacıdes dedikleri semtin Şadırvan mahallesine bakan yönünde zaptiye binası yakınlarında çeşit çeşit kumaşla dolu büyük bir manifatura dükkanının sahibiydi Rendalı Rüstem Aga.

Ah Selanik, ne güzeldi çınar altlarına yerleştirilmiş taburelerden oluşan kahve köşeleri varken.

Selanik’in sayılı esnafından Rüstem Aga’nın bir oğlu yoktu . Bunca mala bakacak, kendisinden sonra ocağını tüttürecek, soyunu sürdürecek bir erkek evlat vermemişti Hak Teala bu kuluna. Üç kere evlenmiş, beş kız sahibi olmuştu, işte yaşı altmışa dayanmış fakat erkek evlat görmemişti kucağı.Ne olurdu bir erkek evladı olsa da huzurla yumsa gözlerini şu dünyaya. Adına hayır hasenat yapıp soyunu sopunu sürdürseydi. Haktan gelene rıza göstermek, nimete şükür etmek öğretilmişti ona. Sabah namazı vakti çıkıp çalışanları kontrol etmekle geçerdi günleri. Kazanç bol, düzen iyi de kafasında bir tek oğul endişesi…

En küçük kızı on altısına yeni girmişti daha. Güleç yüzlü, gözleri tütün rengi, dişleri sedeften daha parlak, gamzesi can alıcı ok temreni gibi, perçemleri ak kağıda benzer yüzüne yol yol dökülen bir dilber. Başı mavi yazmayla sıkmalı, elleri bir bebek eli gibi beyaz ve küçücük…Adı Fitnat…

Fitnat bunca güzel olmasaydı, bunca sevilmeseydi belki bedduası böylesine yakıp kavurmazdı Selanik’i…

Günlerden bir gün, Selanik yakınlarındaki Mazganlı Köyü’nden Mehmet adlı bir genç alış veriş için Rüstem Ağa’nın mağazasına geldi. Eline aldığı kumaşları yumaklayıp, denetliyor, fiyatlarını soruyordu kumaşların. Sonunda, elbiselik, gömleklik kumaşlardan seçip, kuşağından çıkardığı kesesinden ödedi parasını. Rüstem Ağa ilk kez mağazasında gördüğü bu gencin nereli olduğunu, ne iş yaptığını sordu. “Mazganlı’danım. Celeplik yapıyorum. Selanik pazarına bir kaç mal getirdik arkadaşlarla. Sattık. Üç beş parça ihtiyacı alıp köye döneceğim. Niyetim burada kalıp, bir iş tutmaktı ama, zor “ dedi.

Gencin bu içten, saf anlatımı hoşuna gitti Rüstem Ağa’nın. Kendisinin de hesap kitaptan anlayan, alış veriş bilen birine ihtiyacı vardı. “Delikanlı adın ne? Kimin kimsen var mı köyde. Ne tür iş ararsın?” deyince delikanlı:”Adım Memet. Dört erkek kardeşiz. Anam babam da köyde yaşıyor.Hesaba, kitaba aklım erer. Alış-verişten anlarım” deyince içinde kımıl kımıl bir şeyler kaynadı Rüstem Ağa’nın “Benim de böyle bir oğlum olsaydı” diye geçirdi içinden. Sonra da;”Gel çalış bu dükkânda. Ekmeğin aşın, yatacak yerin benden. Giysini, içeceğin kadar tütünü verir, emeğinin de hakkını öderim”. Delikanlı hiç beklemediği bu öneri karşısında alnında biriken terleri mendiliyle silip;”Daha ne isteyim ağam; sen münasip gördüysen, biz de layık olmaya çalışırız” diyerek ellerine sarıldı Rüstem Ağa’nın.

Selanik Türküsü her dile getirilişinde Selanik’ten çıkıp uzak diyarlarda yeni yaşam kurmuş Rumelililerin çocuklarının içini yakar. Garip, tuhaf, adı konulmaz bir gönül yangınının acısını duyar her biri içinde. Yazık ki Selanik’te bilinmez olur adları sanları. Arşın arşın kumaş sattığı bu dükkanın yerinde, Hortacı Camii’nin avlusunda, Susam değirmeninde ondan bir iz kalmaz, onun şarkısı duyulmaz olur…

Rüstem Aga onu kimi zaman evine yolluyor, ya unuttuğu bir eşyayı aldırıyor, ya da çarşıdan aldığı nevaleyi eve ulaştırıyordu onunla. Her seferinde kapının arkasına yarım saklanarak gencin uzattığı torbayı serçe ürkekliğinde, güvercin beyazlığında, kuşkonmaz narinliğinde bir el içeri alıyordu. Mehmet başını eğip çekiliyordu kapıdan. Ama adı üstünde delikanlıydı o da. Oturup uzun boylu düşünecek çağda değildi, çakır gözlerindeki ışıltıyla kandırıverdi bu beyaz ve küçücük ellerin sahibini.

Sözden çok gözlerle anlaşılırdı o demlerde…

Mehmet, velinimeti Rüstem Aga’ya açılıp kızına duyduğu sevdayı söylemeye çekinedursun, bir oğlun özlemiyle yaşayan Rüstem Aga da aklından geçirmiyor değildi bu delikanlıyı damat etmeyi. Aylarca sınamış, görev vermiş ve Mehmet’in ne denli sağlam bir delikanlı olduğunu görmüştü. Bir yatsı vakti sedirinde oturmuş sigarasını tüttürürken hanımı açıvermişti konuyu.

Babasıyla anasının yaptığı konuşmalar Fitnat’ın kulağına gittiğinde elindeki sürme hokkasını, gümüş aynayı bir tarafa atıp sıçrayıverdi yerinden. Sevincinden güz elması gibi kızardı yanakları. Eli ayağı birbirine dolaştı. Nerede var nerede yok bahçıvanın kızını bulup haber gönderdi Mehmet’e,

“-Sevenin işini Tanrı kollarmış Mehmet’im. Haber uçur anana babana da gelip istesinler “beni dedi Fitnat…

Bir sabah Rüstem Aga’nın Hortacı’daki evinin önünde duran yaylı at arabasından iniverdi yaşlı karı koca. Kapıda kendilerini karşılayan ev hanımına “Mehmet’in ana babasıyız, ziyaretinize geldik” dediler. Ummadıkları bir sıcaklıkla karşılandılar. İçeri buyur edilip gül suyuyla serinletildiler, cevizli lokumla ağızları tatlandırıldı. Köpüklü kahveler geldi. Gördükleri zenginlik karşısında biraz ezile büzüle geliş nedenlerini anlattı karı koca. Oğulları Mehmet’e Fitnat’ı istiyorlardı Allah’ın emriyle. Rüstem Aga gülümseyip baş salladı.

Usulen teklifi kızlarına götüreceklerini söyleyip yolcu ettiler gelenleri. İç güveyi alacaklarına göre beklemeye gerek yoktu. Fitnat olur verirse Nasiriç’teki çiftlikte davul çaldırılıp düğün yapılır, yeni bir yuva kurarlardı evleri içinde.

Rüstem Aga’nın evinde bunlar olup biterken Selanik’in üstünde kötü günlerin ağırlığını taşıyan bulutlar uçuşuyordu. Sadece Selanik değil, bütün Serez bölgesini adına kolera denilen bir hastalık kasıp kavurmaya başlamıştı. Azrail kol geziyordu ortalıkta. İstanbul’dan doktorlar,,sıhhiyeciler akın etmişti Selanik’e. Gün geçmiyordu şehrin eski camilerinin minarelerinden sala sesi duyulmasın, sıra sıra cemaat cenaze namazına durmasın, çocuklar kadınlar teneşir başlarında ağlamasın.

Kafes içinde saklanan, doğru dürüst kimselerle görüşmeyen Fitnat kıza Selanik’i yakıp kavuran illetin nereden bulaştığını kimse anlayamadı. Başlangıçta önemsemedi, anlamadılar onun suskunlaşıp solmasını. Evlenecek olmanın heyecanına bağladılar. Çünkü daha çok şehrin yoksul mahallelerinden can almıştı bu dert… Hastaneye taşıdılar hemen. Yaşlı bir Yahudi doktor muayene etti genç kızı ve gözleri yaşararak ana babanın duymamak istediği o illetin adını söyledi. “Kolera.”

Yüzlerce can alan illet Fitnat’a da pençesini atmıştı demek. Rendalı Rüstem Aga çaresizlik içinde kıvranıp durdu. Heyecanla düğün gününü bekleyen Mehmet’e nasıl duyuracaktı bu haberi. Delikanlı zaten olağanüstü bir şeyler olduğunu seziyordu ama nasıl söylenirdi nişanlanıp birkaç güne kadar evleneceği eşinin kolera illetine tutulduğu, günden güne yaşama tutunan elinin gevşediği…

Fitnat kız yakasına yapışan bu devasız derdin kendisini alıp götüreceğini anlayıp kaderine boyun eğdi. Gün be gün ağırlığı daha bir dayanılmaz hal alan hastalığın pençesinde kıvranırken türkülere döktü içini. Halsiz dudaklarından hep yeşil kalan ümitlerini solduran, güler yüzü yalancı dünyaya sitemler eden, kara bahtına ilenen sözler döküldü. Ve solgun dudaklarında yarım kalıverdi türküsü…

Çalın davulları çaydan aşağıya
Mezarımı kazın bre dostlar belden aşağıya
Suyumu kaynatın kazan doluncaya…
Aman ölüm zalim ölüm üç gün ara ver.
Al başımdan bu sevdayı götür ağyara ver.

Türküde dile getirdiği gibi boyunca mezar kazdılar, suyunu ısıttılar kaderi kadar kararmış, nice sevgililerin eşlerini son kez yıkamış kazanlar içinde. Davullu zurnalı gelin edilecekken tazecik vücudunu kara toprağa hazırladılar.

Birkaç güne kadar evlenip kuracağı yuvasını ve sevgili Fitnat’ına kavuşacağı günleri düşleyen Mazganlılı Hortacı Camii’nin bir köşesine çöküp Fitnat’ını bırakacağı kara toprağı ıslattı gözyaşlarıyla ve ilendi Selanik’e,

Selanik içinde sala okunur,
Salanın sedası cana dokunur.
Gelin olan kıza kına yakılır.
Aman ölüm zalim ölüm üç gün ara ver.
Al başımdan bu sevdayı, götür ağyara ver.

Bu yazgısı kargaşık yazılmış kızın inlemesinden midir ne, gülünden bahçesinden, şenliğinden sıyrılıp yas diyarı oldu Selanik.

Selanik Selanik… Issız kalasın.
Taşına toprağına bre dostlar, diken dolası
Sen de benim gibi yarsız kalasın.
Aman ölüm zalim ölüm üç gün ara ver.
Al başımdan bu sevdayı, götür ağyara ver.

Issız kaldı Selanik çok geçmeden… İnsanlar kimliklerini de yanlarına alıp ayrıldılar bu şehirden.
Her biri Fitnat kadar güzel olan ak yüzlü güleç kızlar, kumral delikanlılar, beli kuşaklı kocamışlar, feraceli hanımlar yollara düştü. Dağılıp parça parça oldular. Savruldular dünyanın dört bir yanına. Yüreklerini ölümden beter bir vatan hasreti yakıp kavurur halde terk ettiler diyarlarını. Çeşmeler akmaz oldu, minareler şakımaz oldu, çınarlar devrildi köşe başlarında. Şen yuvaların bahçelerini baldıranlar, dikenler sardı. Mazganlılı Mehmet de, Rumelinin incisi Selanik de yarsız kaldı, Türkçesiz kaldı, Türksüz kaldı.

Selanik’teyse artık ne Rüstem Aga’nın dükkanını, ne Hortacı Camii’ni, ne Mazganlılı Mehmet ile Fitnat’ı, ne de onların garip sevdasını bilen kimsecikler kalmadı.

Derleyen : Alperen KIZIKLI

Kaynakça : Türkü Öyküleri – Hulusi Üstün, Pozitif Yayıncılık, İstanbul 2003



        Vazgeçmek kaybetmektir.
Cevapla
#2
Ynt: Selanik Türküsü’nün Hikayesi

Daha dün gün içerisinde dinledim hikayeside oldukça etkileyici.
Cevapla
#3
Ynt: Selanik Türküsü’nün Hikayesi

Dün gece bende hocam baya dinledim özellikle ses rengi olarak Erol parlak isimli sanatçımızın yeri apayrı.
        Vazgeçmek kaybetmektir.
Cevapla


Konuyu Paylaş: 


Konu ile Alakalı Benzer Konular
Konular Yazar Yorumlar Okunma Son Yorum
  Ağlatan Kafe'nin Hikayesi jaanki 6 2,329 23-05-2012, Saat: 15:32
Son Yorum: phateah
  BİR SERÇE nin HİKAYESİ..... Birinci_Element 1 797 16-04-2012, Saat: 02:17
Son Yorum: 3d28

Hızlı Menü:


Konuyu Okuyanlar: 1 Ziyaretçi
© Powered By MyBB, © 2002-2015 MyBB Group.